Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Tutmak ve Bırakmak

Bir kadeh içki fırtınasının ardından, bir nefeslik duman tufanına hazır mıyız? Geldi, gelecek, ertelenecek derken işte başladı. İstanbul İl Tütün Kontrol Kurulu karar verdi: Kapalı alanlarda (en az bir duvarı olan üstü kapalı yerler) sigara içilemeyecek. İçene, mâni olmayana, tedbir almayana da hapse kadar cezalar var.

Bu yeni kurallara uyum sağlamak ve müşterileriyle ilişkilerini tayfunsuz-tufansız götürmek için içenlere de, içmeyenlere de, yöneticilere de, çalışanlara da, büyük sorumluluklar düşüyor. Ama aynı zamanda nice fırsatlar da doğuyor.

Malum müşterilerin içeni var, içmeyeni de; içene ses çıkarmayanı var, savaş açanı da. “Dumanlı mı, dumansız mı?” soracaklar, ona göre oda/masa/yer verecekler. Dumanlı kalmadı, dumansız verelim, denecek. Ama müşteri, sana ne, odamda içerim diyemeyecek. İçeni de, içmeyeni de “idare” etmek gerekecek.

Etrafımız yığınla yasak ve engellerle çevrili. Bu engellerle yaşamasını bilmek marifet istiyor. “Pes edenler asla kazanamaz, kazananlar da pes etmez” sözü doğru değil. Kazananlar pes eder, yani vazgeçerler, bırakırlar, ama, doğru şeylerden ve doğru zamanda ...

Bırakmak, vazgeçmek ve fedakârlık, başarının olmazsa olmazı. Bizlere yıllarca “asla vazgeçme” dendi. Neyi tutup, neyi bırakacağımız öğretilmedi. Doğruda ısrar kadar, yanlıştan vazgeçmek, ya birini ya da diğerini yapacak cesaret de şart.

Çıkmaz sokaklardan ileriye çabalamak anlamsız. Vazgeçecek, geri dönecek, başka yola gireceksiniz. İşinizi daha da ilerletmek veya daha yüksek makama çıkmak imkânı kalmadıysa, en rahat anınızda ve paniklemeden bırakacaksınız. Ne zaman bırakacağınıza başkaları değil, onlardan önce siz karar vereceksiniz.

Pazarlama ve iş hayatı bir bakıma vazgeçirmek üzerine kurulu. Vazgeçebilenlerin sırtından geçiniyor. Sağlığından vazgeçebilenlere sigara, taş gibi arabasından ayrılabilenlere yeni araba satıyor. Kıymadan kıyma yapılmıyor. Budanmadan büyünmüyor. Bırakmadan tutulmuyor.

Fırsat bu fırsat.

Bırakmanın ve yeni şeyler tutmanın tam zamanı.

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Kaptanlar ve Tayfalar

Hemen her alanda yaşananlar toplumu ve bireyleri “gemisini kurtaran kaptan” pozisyonuna itiyor. Tavandan tabana bir amaç bulanıklığı, belirsizlik, bilinmezlik kokusu var etrafta. İnsanlar, yarın, haftaya, bir sonraki ay ve önümüzdeki birkaç yıl ne yapacağını kestiremiyor. Tayfa gibi bekliyor.

Şimdi, “paçayı kurtarmak” zamanı mı? Yoksa “müşterilerimiz, yakınlarımız, halkımız ve insanlık için önemli bir adım” atma vakti mi? Ben mi? Biz mi?

Acaba, zenginlik ve daha kaliteli bir hayat, herkesin çıkarlarını daha fazla kollamalarıyla mı mümkün, yoksa çıkarsız garazsız, hayır hasenat yaşamakla mı?

Çoğunluğun hep almayı ve hep kazanmayı düşündüğü, bunun için her şeyi yapmaya, her şeyi yıkıp yok etmeye giriştiği bir dünyada huzur ve mutluluk hayal. Tarih öyle diyor. Herkes aslan kesilince ortada kuzu kalmayacağını, kavganın daha da kızışacağını insanlık bir türlü öğrenemedi.

Zaman zaman “Ferrarisini Satma” hikâyeleri, insan odaklı eğitimler, insanlığa davet çağrıları duyulsa da, dünyayı boşlayarak, azla yetinmeye bakarak, elden gelene güvenerek yaşamak da yol değil. Keseye, mideye de bir şeyler girmeli.

İş dünyası hayır hasenatla dönmüyor. Acımasız bir kapışma yaşanıyor. Etraf, globalinden en yereline kadar, istisnaları bir yana, hasenatında ve kurumsal sosyal sorumluluk kampanyalarında bile göstermelik davranan ama aslında hep kendi çıkarının peşinde koşan kişi, firma ve ülkelerle dolu. Kendisinin, ailesinin, firmasının, takımının, ırkının, halkının menfaatini diğerlerinden üstün tutuyorlar.

Hırs olmazsa insan tembelleşiyor. Çok hırslanırsa vahşîleşiyor. Adına Müşteri Bilimi dediğimiz pazarlama denge üzerine kurulu. Menfaat peşinde koşmayı, karşılıklı çıkarları inkâr etmiyor. Daha ötesini, daha fazlasını, daha dengelisini öneriyor. Alıcı satıcı arasında, kısa vade ve uzun dönem arasında, maddî olanla manevî arasında çıkarları dengeleyebilenler, hayatlarını daha dolu ve daha kaliteli yaşamak imkânı buluyorlar.

Yerine göre, kimi durumda tayfa, bazen de kaptan olmayı bir becerebilsek…

Cuma, Nisan 25, 2008

Kellim Kellim

İnsanlar nasihattan da, başkalarının kendilerine akıl vermelerinden de hoşlanmıyorlar. Bu gerçeğin farkında olanlar, insanlarla bitecek işlerde, arka kapıyı kullanmanın yollarını arıyorlar.

Eskiden farkına varılmayan, imkan bulunmayan, önem verilmeyen konular, gündeme geliyor.

Konuşurken ses tonu ve mimikler, yazarken kelimeler ve harf karakterleri anlatım gücünü arttırıp azaltabiliyor. Bir gazetenin, bir kitabın, bir derginin, bir web sayfasının, görsel ve grafik düzenlemesi okuyucuyu etkiliyor; albenili veya itici, tedirgin edici olabiliyor. Kaliteli bir hat gönüllere işliyor, insanın baktıkça bakası geliyor.

Çevremizi kuşatan marka, logo, ambalaj, afiş, reklam tasarımlarından fışkıran duygular, günlük hayatımızı ve ilişkilerimizi alttan alta etkiliyor. Sebebini bilmediğimiz huzursuzluklara veya temelsiz mutluluklara kapılabiliyoruz.

Bilgisayar sayesinde hergün bir yenisiyle daha tanıştığımız binlerce yazı tipinden söz ediyorum. Pek çoğumuz hala, Times New Roman’dan belki bir de Arial’dan başka yazı tipi bilmez iken, şimdi sırf değişik karakterde yazı tipi üreterek para kazananlar, hazır fontları markalarda, logolarda, ambalajlarda, afişlerde, reklâmlarda kullanma ustalığıyla sivrilenler çoğalmaya başladı.

Her fontun bir karakteri olduğu, belli bir duyguyu yansıttığı, insanların kendi karakterleriyle fontun karakterleri arasındaki uyumdan mutlu, uyumsuzluklardan rahatsız oldukları artık biliniyor. Bir asır önce geliştirilmiş ve hala en çok tercih edilen yazı tipi olarak ünlenen Helvetica için özel belgeseller dahi yapılmış. Ünlüler kendi adlarına özel yazı tipleri hazırlattırıp, kullanmaya başlamışlar. Kate Moss, Björk, Obama vbg.

Yarım asır önce yayıncılar-matbaacılar kurşundan dökme yazı tipleri kullanırlardı. Bunları hazırlayan ustalar çok değerliydi. Hat sanatçıları da bir bakıma yazıya duyguları, manaları, sanatı ve estetiği kazandırmak için ömürlerini tüketirlerdi. Şimdi işler kolaylaştı. Biraz merakı olan, binlerce ücretsiz harften beğendiğini seçebilir, hatta isterse hazır yazılımlarla kendi harf stillerini hazırlayabilir.

Tipograflar, fontların ince bir propaganda biçimi olduğunu biliyorlar. Aynı metin farklı fontlara büründüğünde okunurluğu, beğenilirliği değişebiliyor. Harfin yoğunluğu, kalınlığı, bükümleri, noktaları, yerleşmesi mesajın tonunu, ruhunu ve havasını yansıtabiliyor. Erkeksi, kadınsı, cüretli, ürkek, cesaretli, heybetli gibisinden bir sürü duygu harflerle aktarılabiliyor.

İncelemeler, yuvarlak O’lar ve kuyruklar dostça algılanırken, köşeli tipler soğuk karşılandığını gösteriyormuş. Kullanılan fontlar bir e-postayı görüp görmeyeceğimizi, okuyup okumayacağımızı bile etkileyebilirmiş. Kanadalı bir öğrencinin yaptığı araştırmada, profesörlerin Times New Roman’ın modern versiyonu olan Georgia ile yazılan dönem ödevlerini daha yüksek notlarla değerlendirdiği anlaşılmış.

İşimizde ve ilişkilerimizde, ne söyleyeceğimiz kadar zamanına; sözlerimiz kadar, tonlara; kelimelerimiz kadar fontlara; mesajlarımız kadar ortama, çevrenin estetiğine ve tasarımına da dikkat etmek durumundayız.

Aksi halde, “kellim kellim lâ yenfâ” (söyle söyle ne fayda) olabiliyor. 

Pazar, Mart 30, 2008

İnce İşler, Yoldaki İşaretler

Dünya ahiretin, beyin dünyanın, duygular beynin, çevre de duyguların aynasıymış. Kritik karar, 11 kişinin içinde bulundukları çevreye ve çevrelerinin uyandıracağı duygulara da bağlı.

İki yoldan/şeyden birini kendi irademizle mi seçeriz? Yoksa bazı ince şeyler mi bizim tercihlerimizi etkiler?

İsmiyle selamlama gibi ufak bir ayrıntı dahi müşterinin kabul eğilimini arttırıyor. Bilimsel bir araştırmada, kapı kapı dolaşıp, yardım toplamaya çıkan öğrencilerden muhatabına ismiyle hitabeden grubun % 79, isim kullanmayan diğer grubun ise % 39 başarı gösterdiği saptanmış. Kalp ılıklaşıyor, bu da tercihlere yansıyor.

Araştırmacılar, insan davranışlarının çevredeki ince işaretlerden de etkilendiğini iddia ediyorlar. “Köpekler sokakta, Pumalar ayakta” başlıklı araştırmalarında Prof. Jonah Berger ve arkadaşları, köpek resimleriyle daha çok karşılaşan deneklerin, köpekten kediye, kediden pumaya yaptıkları çağrışımlarla Puma marka spor ayakkabılara sempati ve tercihlerinin diğer gruba nazaran fazlalaştığını bulmuşlar. Çevredeki renklerin bile etkili olduğu, kendilerine yeşil yazan yeşil kalem verilerek yapılan anketlerde deneklerin yeşil renkleriyle öne çıkan markaları, turuncu yazan turuncu kalem verilen deneklerin ise turuncu renkli ürünlere meyil gösterdiklerini saptamışlar. Yıllardır bilinen aile markası Mars şekerlerinin satışı, Mars’a uzay gemisi fırlatıldığı 1997 yılında birden artmış.

Bu diziden başka araştırma sonuçları da bizim “Eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmek” tabirini haklı çıkarır nitelikte. Reklâmcılar da iyi bilir; günlük hayat içinde çevredeki sinyallerden, beynimizde bir karşılığını bulanlar, biz farkında olmasak bile, beyinde bir uyarı oluşturuyor. Bu uyarılar canlı tutulduğu sürece bununla ilintili bir seçim durumuyla karşılaşıldığında, uyarılan özelliğe daha yakın olanı insana daha sempatik ve daha doğru bir seçenek olarak görülüyor.

İnşallah, çevremizdeki kirlilik ve kirletici uyarıcılar bizi istemimiz dışında sonuçlara götürmez.

Pazar, Mart 23, 2008

Katalizörler

Tavuk, balık, kelle, bunlar yenir elle… Her işin bir erbabı erkânı, usulü âdâbı var.

Fabrika, tesis, hammadde, silah, petrol vesaire pazarlarında olup bitenler, ne süpermarket piyasasına benziyor, ne de dışarıya don-gömlek satmaya.

Halk olarak marketten alışveriş yapmanın inceliklerini öğrenememiş, müşteriyi gaza getirmek için oynanan oyunları anlayamamışken, büyük oyunlara seyirci yapıldık. Dış ticareti öğrenip ayağa kalkacağımız bir dönemde büyük boy çorapların, tepeden inme ağların içine düşüverdik.

Halka, yani nihaî tüketiciye satış ile ülke yönetimlerine, yani endüstriyel müşteriye satış arasında ciddî farklar var. Firmalar (ülkeler) arası alışverişlerde, muhatabınız bir değil, binlerce. Kim hangi sıfat ve rolle oynuyor teşhis etmek ve her birini değişik yöntemlerle kazanmak zorundasınız.

Oyuncuları tanıyalım:

1. Kullanıcılar, ihtiyaç sahipleri. Alınan cihaz veya sistemleri çalıştıran, bunlarla iş üreten kişiler. İşini kolaylaştıran malları ve satıcılarını severler.

2. Satınalmacılar. Kendilerine verilen liste ve bütçeye göre alımı yürüten görevliler (bürokratlar) olup, patronuna yaranmak ve satıcılara hava basmak isterler. Bekçilik yaparlar. Kapı tutucudular.

3. Spekçiler, projeciler, “ekonomik tetikçiler”. İhtiyacı tanımlamakla görevlidirler. Neyi önerdiklerinden çok, hangi öneriye “hayır” dedikleri bunlardan sorulur. Eleyicidirler. Kapı kapatıcıdırlar.

4. Patron. Parayı ödeyen, hesabı kapayandır. Onay makamıdır. Cimridir ama arada verdiği paranın karşılığını almaya bakan işbilir patronlara da rastlanır.

5. Katalizörler, işin olmazsa olmazıdırlar. Alışverişin gerçekleşmesi, hızlanması, büyümesi için, iki taraf arasında, görünür veya görünmez rolleriyle çöpçatanlık, arabuluculuk, ekonomik ve siyasî tetikçilik, psiko-terör, beşinci kol, istihbarat, sanat, kültür, din, çete ve benzeri araçlarla alıcıyı iknâya, satıcının üstünlüğünü sağlamaya çalışırlar.

Sözün özü, her BÜYÜK SATIŞ katalizörler kullanmayı gerektirir.

Katalizörleri teşhis edemeyenin hali yamandır.

Pazartesi, Mart 17, 2008

Bu da geçer Yâ Hû

Kuşlar yuvalarına bir tehlike ve saldırgan yaklaştığında düşmanın dikkatini dağıtmak, yuvadakilerin tedbir almalarına yardımcı olmak için etrafa yayılır, hep bir ağızdan ve çeşitli yerlerden ciyaklar, düşmanı aptallaştırırlarmış. Bu davranışlarına, Latince kalabalıklaşma anlamında "mobbing" denirmiş.

Hayvan neslinin savunma amaçlı kullandığı bu tekniği, insanlar iş yerlerinde, rekabette ve başka yerlerde "dediğim dedik için", "kendi düdükleri için" saldırı amaçlı kullanır olmuşlar.

Mobbing veya başka bir adıyla psiko-terör, hiyerarşik yapılarda bazı kişi veya grupların diğerlerine psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vererek uzun süreli, sistematik, toplu baskılar uygulamalarını ifade ediyor. Böylece hedef kişi veya grupların performansını düşürmek, itibarlarını zedelemek, yıldırmak, bıktırmak ve terk ettirmek hedefleniyor.

Mobbing çocukların aralarındaki zorbalık ilişkilerini tanımlamakta da kullanılırmış. Daha sonra iş yerlerinde ve örgütlerde de bol bol yaşandığı tespit edilmiş. Şimdi artık, siyasette ve ülkeler arası ilişkilerde de yaşanır olmuş.

Uzmanlar mobbing`e muhatap olanların genellikle; işini çok iyi, hatta mükemmel yapan; ilişkileri olumlu ve çevresindekilerce sevilen; çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan taviz vermeyen; dürüst ve güvenilir; kuruma ve kuruluşa sadık; bağımsız ve yenilikçi ve dahi, zorbanın (zorbaların) yeteneklerinden daha üstün özelliklere sahip kişiler olduğunu söylüyorlar. Sessiz ve yalnızlar da mobbing`e hedef olabiliyormuş.

Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidara aç kişiler olarak tanımlanıyormuş. (Uzmanları öyle diyor.)

"BÜYÜKANIT"ın sınırlarımızda kahramanlaşmasının hemen ardından ortaya bir "BÜYÜKAYIP" çıktı. Aynı gün çarşaf çarşaf yayınlanan "Kazakistan `da Türk İş Adamlarına Yönelik Baskılar ve Saldırılar Durdurulmalı" feryadı ile birlikte...

Hâl ve vaziyet budur. Arz olunur, efendim.

Yeter ki, vatandaş ve müşteriler sıkı dursun .

"Bu da geçer Yâ Hû "...

Pazartesi, Mart 10, 2008

Zenginleşivermek

1. Adrese bağlı nüfus sayımına geçilir, yeni verilerle millî gelir hesaplarında bir "düzeltme" yapılır. Kişi başı yıllık millî gelir yükselir. Vatandaşlar bir anda zenginleşiverirler. (Vatandaşa, siz o kadar da fakir değilsiniz, bakın ne kadar zenginleştiniz, denir.) Bu, "Kayıtlar Öyle Diyor Yöntemi"dir.

2. Kayıtlı-kayıtsız, resmî-gayriresmî, özel-kamu, birilerince oynatılan bir piyangodan bilet alınır. Beklerken eğlenilir. Bu piyangolar, tahsilât veznesi gibi çalışır; oynatanlara kazandırır. Oynayanlardan pek azı bazen kazanır, bir anda zenginleşiverirler. Bu, "Nalıncı Keseri Piyango Yöntemi l"dir.

3. Hep oynayana kazandıran başka çeşit piyangolar ekipçe aranır, bulunur, yakından takip edilir. Tapu alınır, imar alınır, kâğıt alınır, ihaleye girilir, bayi olunur, lisans alınır, banka olunur, siyasete girilir, yayıncı olunur, üye olunur, halkaya girilir, birilerinden olunur, vs. Bunları iyi koklayıp, boyun eğip sabredenler, az ama çok, bir gün bir anda zenginleşiverirler. Bu, "Nalıncı Keseri Piyango Yöntemi ll"dir.

4. Prensip sahibi olup işi usulünce yapmak isteyenler için "Kitabına Uydurma Yöntemi". Kitapçıya gidilir. "Yüz Soruda Bir Anda Zenginleşiverme Rehberi " kitabı istenir. Ekseriya kitapçı elinde iki kitapla gelir. Siz, "Ben bir kitap istemiştim" deseniz de, kitapçı Amazon `a da ilham verecek derecede tecrübelidir; "Bunu alanlar şu ‘Hatıralarım ` kitabını da aldılar, onun için şeyetmiştim" der. Becerebilirlerse, bir gün bir anda zenginleşiverirler.

5. "Kitabına Uygun Çalışma Yöntemi", aslında bir zenginleşiverme değil, bir zenginlik yöntemidir. Okullarda, seminerlerde öğretilirse de, bir anda zenginleştiriverme garantisi yoktur. "Nasıl zengin oldum" hikâyelerinde çok işe yarar.

6. "Forbes Milyarderler Listesi Yöntemi". Bu yöntemin ayrıntılarını bu yılki listede yer alan dolar milyarderi 35 Türk zenginimiz iyi biliyor olmalı. Çoğu yoksul 70 milyonun, ulusça zenginleşivermesi için elbette onların da değişik reçeteleri vardır. 

Lütfederlerse, bekliyoruz.