Cumartesi, Kasım 11, 2006

Antremanlar, Hareketler veee...

Antrenmanlar, Zorunlu ve Serbest Hareketler veee...

“Nerede ve ne zaman görüşebiliriz?” Arayan, sevdiğim ve sevildiğim bir dost. Eskiler, yenilerden konuştuk, gülüştük ve vedalaştık. O anda bu yazının da temelleri atıldı. İnşaat bu güne kaldı. Satış ise kısmet olursa Pazartesi günü. (Pazarola, Pazartesi günleri yayınlanır.)
Önce şu yazının başlığını bir tamamlayalım: “Antrenmanlar, Zorunlu ve Serbest Hareketler ve Danışmanlık.” Şu andan itibaren, yazıyı okumaya devam edebilir veya burada kesebilirsiniz. Ama benden hatırlatması, bu seçiminiz sizin beni değil, kendinizi nasıl gördüğünüzün bir aynası olacaktır, unutmayın. Bundan sonrasını okumadıysanız, “ben okutamamış olmayacağım”, “siz okumamış olacaksınız”. Pazarlamadan anlayanlar bilir ki, “almak istemeyene mal satamazsınız.” Yine pazarlama der ki, “müşteriye mal satılmaz; malı müşteri kendisi alır.” “Bana şunu sattılar” demeyiz, “Şunu aldım” deriz.
Çokları için danışmanlığın bir mevsimi yoktur. Bizim için bir miktar var. Bu sıralar öğrenci sınıfından danışmanlık müşterilerimiz çoğaldı. O yüzden klavye bu hafta bu konuya kaydı.
Anlatacak şeyi olmayan danışman aramasın. Paylaşmayı bilmeyen danışmana gitmesin. Danışman bir aynadır. Ona göstereceğiniz bir şey yoksa danışman da size bir şey gösteremez. Danışmanına kendini göstermeyeni danışman da göremez. İki görünmez adamın görüşmesinden ne çıkar ki? Danışmanın görünmeyeni gösterecek, bilinmeyeni bildirecek bir “sihirli çubuğu”, her derde deva bir “hap”ı yoktur. Danışmanla çalışacaksan, önünde soyunmaya hazır olacaksın. Oranı buranı danışmana açmazsan, gerektiğinde “mahrem yerlerini” bile ona göstermezsen, bu nice bir danışmanlık olur ki? Danışmanına maskeyle yaklaşan, maskeli bir danışmanla karşılaşır.
Danışmanlar önüne gelene hap dağıtan bir eczacı değildir. Danışmandan “hap gibi çözümler” bekleyen hep hasta kalır. Elinde bir hapla danışmanlık yapan maskeli danışmanlar havasını alır. Size önerilen hapları önce onu önerenlere yutturun. Günümüzde problemler bir hapla çözülmüyor. Bir sihirli değnekle dünya düzelmiyor. Ter ve gözyaşıyla barajlar doldurmak gerekiyor.
Püf noktası” tabiri eskilerde kaldı. Şimdiki işlerde tek bir “püf noktası” yok, binlerce insanın koro halinde derin nefes alarak hep birlikte “hoh!” demeleri, “oh be!” demeleri gerekiyor. Püf noktası tabirini, paylaşmaktan korkanlar uydurmuş olsa gerek.
Bakın çenem nasıl açıldı! Keşke daha da açılabilsem. İnsanın anlattıkça anlatası geliyor. En iyi öğrenenler öğretenler oluyor. Anlattıkça anlıyor, öğrettikçe öğreniyor, paylaşmanın tadını çıkarıyoruz. Danışmanlık ta işte tam bunun için, bol bol konuşmak için. Danışman deyince aklımıza “konuları yutmuş bitirmiş allameler” gelmesin. Odunlara bile danışabiliriz. Danışmanla uzmanı karıştırıyor ve yanılıyoruz. Danışmanın uzmanlığı sizi dinleyerek size yardımcı olmaktan ibarettir.
Strateji, fikirde, hedefte, harekette ortaklık ve ahenk gerektiriyor. Ahenk ise tekrarla, danışa danışa pekişiyor. Bilen, bildiğinin de bilmediklerinin de farkına anlattıkça varıyor. Anlattıkça paylaşılanlar artıyor. Her anlatmada konu berraklaşıyor. Hareketlerini arındırmak için Olimpiyat yarışçıları dört sene boyunca günlerini gecelerini antrenmanla geçiriyorlar. O sayede hem zorunlu hareketleri hem de serbest hareketleri kusursuz yapıyor, yüksek puanlar alıyorlar. İyi yapmak çok yapmakla oluyor.
Minik adamlar ne yapıyor? Aklındakini kendi kendine konuşmaya bile çekiniyor. Ya biri duyar da beni “ekarte” ederse diye korkuyor, paylaşmıyor; hem kendi batıyor, hem de firmasını batırıyor.
Danışalım arkadaşlar, danışma muhabbeti de arttırıyor.
Ama kargalara değil!

1 Comments:

Blogger destan said...

Umarım benim işverenim sizin bu yazdığınızı okumaz:) Kendisi her konuyu, tüm çıplaklığı ile herkesle konuşur ve bununla gurur duyar. Şirketin mahremi kalmadı hocam:)

Kasım 11, 2006 2:22 PM  

Yorum Gönder

<< Home