Cumartesi, Mayıs 30, 2009

İşletme Fakülteleri Ne Yapar?


Bir öğretim döneminin daha sonunda sevgili öğrencilerimizle vedalaşıyoruz. Yolcular gidiyor, hancılar kalıyor. Yolcular değişiyor, ama hancılar pek değişmiyor, yerinde sayıyorlar. Günün sonundaki gibi, “bugün ne yaptım?” muhasebesinin tam zamanı.

Senelerdir aynı kelimelerle ders anlatan meslektaşlar acaba ne yaptıklarını sanıyorlar? Daha geniş soralım, “işletme fakülteleri” ne yapıyorlar? Ya da yapmıyorlar da, mezunları işsiz kalıyor veya iş beğenmiyorlar? İş kapabilenler neden endişeli, gergin, bezgin? İşletmeler neden dönem dönem zora-krize giriyor, insanlar ağlamaklı oluyor? Yaşanan vak’alardan neden ders alınamıyor? Hayvanî duygu ve davranışlar neden insanîlerine baskın çıkıyor? Krizlerin dibinde ekonomi mi, yoksa işletmecilik hataları mı yatıyor? İşletmecilik bozuk olduğu için mi ekonomi bozuluyor; ekonomi aksadığı için mi işletmecilerin sütü bozuluyor? Sütler, eğitimsizlikten, kötü eğitimden mi, yoksa iş hayatı, ekonomi ve siyasetin hırslara, hırslılara (ve hırsızlara) prim vermesinden mi bozuluyor?

MBA’lar dahil, buzines okulları ne yapıyor? İşletmeler neyin peşinde? Muhasebe, finans, insan kaynakları, bilgi teknolojileri, operasyon (üretim) yönetimi ve tabiî ki bir de pazarlama öğretiliyor. Bu konular bir ticaret meslek okulu programına uyar. Ama bu derslerle, mesleğe hazırlığın ötesinde, geleceğin iş dünyasını yönlendirecek “insan”lar yetiştirebiliyor muyuz? Merak ederim. Onlara, en sonda soracakları soruyu en başta sormalarını öğretiyor muyuz? Nasıl’dan önce Niçin’i sorgulatıyor muyuz? İşletmelerin amacının kasaları şişirmek değil, müşteriye yarar işler yapmak olduğunun şuuruna ulaştırıyor muyuz? Gece yarısı uykudan uyandıran fikirler, sabah hızla yataktan kaldıran ve gece yarılarına kadar ayakta tutan hedefler kazandırıyor muyuz? İşi öğrenmeden önce kendilerini tanımalarına yardım ediyor muyuz? İşlerini ve başkalarını aşk derecesinde sevdiriyor; işlerine heyecan katabiliyor muyuz? Dünyayı kör bir “para taassubuyla” mı, yoksa insanlığa hizmet gözüyle mi gösteriyoruz?

Üniversitelerin kontenjanları ilan edilmiş de, o sebepten iki satır şe’ttirdim. Affola.


EK:

Bir hafta kadar sonra, Harvard Business School kaynaklı bir MBA Andı'nın hızla işletme okullarında yayılmaya başladığını öğrendim. Aşağıda bu andın tam menti yer alıyor. Bir fırsatını bulduğumda belki Türkçe'ye çeviririm. Ya da bir çeviren bulunur. Sorumlu, vicdanlı ve etik davranmak böyle formel andlarla ne kadar mümkün olur, ona da bir şey diyemem....


İşte MBA Andının Tam Metni:

MBA OATH

As a manager, my purpose is to serve the greater good by bringing people and resources together to create value that no single individual can build alone. Therefore I will seek a course that enhances the value my enterprise can create for society over the long term. I recognize my decisions can have far-reaching consequences that affect the well-being of individuals inside and outside my enterprise, today and in the future. As I reconcile the interests of different constituencies, I will face difficult choices.

Therefore, I promise:

I will act with utmost integrity and pursue my work in an ethical manner. My personal behavior will be an example of integrity, consistent with the values I publicly espouse.

I will safeguard the interests of my shareholders, co-workers, customers, and the society in which we operate. I will endeavor to protect the interests of those who may not have power, but whose well-being is contingent on my decisions.

I will manage my enterprise in good faith, guarding against decisions and behavior that advance my own narrow ambitions but harm the enterprise and the people it serves. The pursuit of self-interest is the vital engine of a capitalist economy, but unbridled greed can be just as harmful. I will oppose corruption, unfair discrimination, and exploitation.

I will understand and uphold, both in letter and in spirit, the laws and contracts governing my own conduct and that of my enterprise. If I find laws that are unjust, antiquated, or unhelpful I will not brazenly break, ignore or avoid them; I will seek civil and acceptable means of reforming them.

I will take responsibility for my actions, and I will represent the performance and risks of my enterprise accurately and honestly. My aim will not be to distort the truth, but to transparently explain it and help people understand how decisions that affect them are made.

I will develop both myself and other managers under my supervision so that the profession continues to grow and contribute to the well-being of society. I will consult colleagues and others who can help inform my judgment and will continually invest in staying abreast of the evolving knowledge in the field, always remaining open to innovation. I will mentor and look after the education of the next generation of leaders.

I will strive to create sustainable economic, social, and environmental prosperity worldwide. Sustainable prosperity is created when the enterprise produces an output in the long run that is greater than the opportunity cost of all the inputs it consumes.

I will be accountable to my peers and they will be accountable to me for living by this oath. I recognize that my stature and privileges as a professional stem from the respect and trust that the profession as a whole enjoys, and I accept my responsibility for embodying, protecting, and developing the standards of the management profession, so as to enhance that trust and respect.

This oath I make freely, and upon my honor.


Print

Pazar, Mayıs 24, 2009

Kimler Pazara Çıkacak?


Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) önderliğinde Hak-İş, Türk-İş, TESK, TİSK, Kamu-Sen, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD bir araya gelerek halka hitaben “Eve kapanma, pazara çık!” kampanyası başlatmışlar. Bu STK’lar kimleri temsil eder? Halk kimdir? Kimlerin pazara çıkması istenmektedir?

Krizde, insanlar dört sınıfa ayrıldı:

Kör duvarlara toslayan, yara-bere içinde yatan veya yeni bir kazaya karşı kazık fren yapanlar.

Krizin canlarını acıttığı, yaktığı ama ümit ve sabırla bir süre bekleyebilenler.

Her biri birer kapalı kutu gibi, bilinmeyen kirli çıkınlarıyla tuzları her daim kuru kalanlar.

Medyada ve ortalıkta hem çalıp hem oynayan, keyif çatan, lay lay lomcular.

Piyasalar, toslayanlar, yara-bereliler ve canı yananlarla dolu. Diğer iki azınlık, sayıca devede kulak kalıyor. Çalıp oynayanlar ve tuzu kurular piyasadan-medyadan ne kadar çekildiler ki? Bir kazanç gürünce pazara hücumda hiç geciktiler mi ki?

Bu kampanyada şimdi pazara çıkması istenen grup, adına halk denilen, zorunlu ihtiyaçlarını bile nasıl karşılayacaklarının derdine düşmüş insanlar olsa gerek. Boş cüzdanları, katlanan borçlarıyla bunlar pazara çıksalar n’olur ki? Hem bunların boğazı hiç durmadı, pazardan hiç çekilemediler ki? Halk şimdi mi kral oldu, kıymete bindi ki?

Pazarlamanın ve pazarların kendi kuralları var. Müşterileri anlamadıkça, duygularını paylaşmadıkça, piyasalar düzgün işlemiyor. Dengeler tutmuyor.

Varlıkları ve pozisyonları üyelerinin aidatlarına bağlı bu birlikler önce kendi ellerinin altındaki birikimleri kullansalar... Milyar dolarları aşan fonlarını iş ve aş üreten yatırımlara yöneltseler… Mümkünse, krizden çıkıncaya kadar, üyelerinden aidat almasalar, kesinti yapmasalar…

Bu iletişim kapmayası belki medyaya bir cansuyu olabilir ama halkın susuzluğunu gidermeye yetmez, gibi görünüyor.

Bu kampanyayla “tulumbaya su dökenler” dünyanın sloganlarla değil halkın kuruşlarıyla döndüğü gerçeğini bir anlasalar, bu da bir kazanç sayılır.

Print

Pazar, Mayıs 17, 2009

Müzeler ve Müzelikler

Eski cumhurbaşkanı ve başbakanıyla, müzelik yeni başkanıyla, müzelik partileriyle bir kere daha renklenen bir Türkiye manzarası altında, bir müzeler haftasını daha idrak etmiş bulunuyoruz. Onlarca medeniyet ve onbinlerce yıllık geçmişiyle, bu güzel vatana, millete hayırlı olsun. Eskiyi ve geçmişi ucuz ikballeri için değil, milletin geleceğini inşa etmek için kullananlara selâm olsun.

Siyasîler dışında müzelik başka şeylerimiz de var. Zihniyetler, bürokrasi, darbeler, gazeteler, eğitimimiz, pazarlamamız ve niceleri… “Müzelik” tabirini, artık işe yaramayan, devrini tamamlamış, daha iyileri ortaya çıkmış, kimselerin değer vermediği eşya, kurum, kişi, sistem gibi şeyler için kullanırız. Bu tabir içten içe, müzelerdekilerin değersizliğine işaret etse de aslında müzeler, çok değerli eşyaların muhafaza edildiği, korunması gereken anlamlı değerlere sahip olan, insanlığın geleceğiyle dertlenen uzmanların üzerlerine titrediği birer bilim merkezleridir.

Milletlerin zenginliği, müzelerinin zenginliğiyle ilgili. Müzelerine değer vermeyen, geleceğine değer vermiyor demektir. Geçmiş, gelecek içindir. Ne yazık ki, önceki medeniyetleri ve hayatları yansıtan müzelerimiz, arkeoloji, etnografya, tarih, güzel sanatlar, açık hava, bilim, savaş ve benzeri uzmanlık türleriyle, tüzeliyle ve özeliyle, halkımızın hayatına yeteri kadar dâhil olamadılar.

Müzelerin birer ticarî işletme gibi basiretle yönetilmeleri ve pazarlama biliminin bulgularından yararlanmaları konusunda Batı’nın gösterdiği performansın epeyce gerisinde, adeta “müzelik” kalıyoruz.

Müze pazarlaması konusunda yayınlar çoğalıyor. Müze pazarlamasının, yılın bir günü müzeleri halka açmakla, müze kart satmakla, oraya buraya afişler asmakla, müzeler günü kutlamalarıyla sınırlı olmadığını tam kavrayamadık. Müzelerimizi de, müzedeki değerlerimizi de, müzelere alınamamış diğer varlıklarımızı da, yerli yabancı insanımıza etkili bir pazarlama sistematiğiyle sunamadık.

İnsanımıza müzeleri sevdirmek, hayatımızın bir parçası haline getirmek, sadece teşhir etmekle yetinmeyip, eğlendirirken öğretmek için yepyeni çözümler bulmak, varlıklarımızın değerini bilmek zorundayız.

Elbette komediye kaçmadan...

Print

Pazar, Mayıs 10, 2009

Tembelliğin Tadı


Üşenenin ne oğlu olmuş, ne kızı. Tembelliği kimse kendine konduramasa da, üşendiklerimiz sandığımızdan çok fazla. Nelere üşendiğimizin kaydını tutsak şaşar kalırız. (Kayıt tekniği aslında hemen her konuda iyiye yönelmemizi, kötüden uzaklaşmamızı kolaylaştırıyor. Denemesi bedava. Üşenmeyin deneyin. Üşengeçliklerinizi kaydedin ve gün be gün gelişmeyi izleyin.)

Üşenenler, tembeller, bir çaba göstermez ama her isteklerinin karşılanmasını beklerler. Kısa yoldan zengin olmak, tembelliğin bir başka şekli ve ne yazık ki, çok yaygın. Zenginliğin uzun yolları da var ve pek az kimse bu uzun yolculuklara talip oluyor.

Google’ın kurucularından Larry Page’in Michigan State Üniversitesi mezuniyet törenindeki konuşmasından anlıyoruz ki, tembellik, bazen zenginleşmenin altın bir anahtarı da olabiliyor. “Bize burada hülyalarımızı nasıl gerçekleştirebileceğimiz öğretiliyor” dediği üniversite yıllarında kendisini uykudan uyandıran, tembel işi bir fikrin peşine nasıl düştüğünü anlatmış. Tipik bir tembellik dürtüsüyle, dünyadaki bütün web sitelerinin içeriklerini bir otomatla bilgisayarıma nasıl indiririm arayışıyla çıktığı bir yolculuk, onu, dünyanın nefes alışını anında takip eden, piyasaları altüst eden, çağı değiştiren, dünyanın en değerli markalarından biri haline gelen ünlü Google’a ulaştırmış.

Otomatik makineler, akıllı ev ve cihazlar, robotlar, hatta SMS bile baştan sona tembel işi. Bayram-seyran, özel günlerde bir tuşla binlerce kişiye ulaşıyoruz. İşleri otomatikleştiren cihaz ve sistemler sayesinde insanımız üşendikleri işlerden kurtulup, zamanlarını daha değerli işlerde kullanabiliyor.

Her ürün insanlara kazandırdığı zaman kadar kıymetli; müşterisi de, kazancı da o kadar çok oluyor. Pazarlamacılar, müşterilerin hayatlarına rahatlık, konfor, kolaylık, keyif katmaya; kısacası onları “gak dedikçe et, guk dedikçe süt” havasına sokmaya uğraşıyor. Pazarlama insan nefsinin tembellik arayışına yeni ve değişik çözümler sunma mesleği olarak tarif ediliyor.

Siz hangi tembelliğe çalışıyorsunuz bilmiyorum ama yerlisi ve yabancıyla, biz tembelleri düşünen bütün pazarlamacılar sağ olsunlar, bol olsunlar...

Onlar sayesinde tembelliğimizin tadını çıkarıyoruz.

Print

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

Olur mu?... Olur!

Kırmızı maskeli saldırganlar İstanbul ve Ankara sokaklarında, beyaz maskeli insan görüntüleri de bütün dünya ekranlarında... Herkeste bir dehşet, korku ve endişe…

Bisküvi denince akla ne geldiği bir yana, virüs denince aklıma üç şey geliyor: Kış gribi, kuş gribi, domuz gribi gibi insan sağlığını tehdit eden öldürücü virüsler. Ne zaman nereden geleceği bilinemeyen, bir kere bulaştı mı insanın işini felç eden bilgisayar virüsleri. Ve bir de, pazarlama virüsleri…

Ne alakası var, demeyin; bilim böylesi alakasız alakalarla gelişiyor. Bu üç virüs de aynı şekilde çalışıyor. Önce, bir yerlerde, mikroptan da küçük, bir virüs türü doğuyor (veya doğurtuluyor.) Ardından bu virüs bir canlıya bulaşıp onu hasta ediyor. Farkına varılıncaya kadar, virüsü kapan kişi hastalığı çevresindekilere çoktan bulaştırmış oluyor. Her kapan, bunu yüzlerce, binlerce başka insana bulaştırınca virüs, bir salgına dönüşüp, bir anda dünyaya yayılıveriyor.

Pazarlamacıların virüsü bir pazarlama aracı olarak kullanmaları birebir iletişimin ışık hızıyla yayıldığı internetle mümkün oldu. İş yapmanın çok hızlı ve çok ucuz bir yolunu buldular. Mesajlarını önce hassas kişilere (b)ulaştırıp, ardından seyrine bakar oldular. İnsanları çarpıp şok eden mesajları alanlar, “duydun mu, gördün mü” heyecanıyla bunları (hastalığı) anında başkalarına yaymaya kalkıştılar. Viral Pazarlama işte böyle doğdu ve hâlâ şakır şakır işliyor, işletiliyor.

Virüs bağlantılı başka pazarlama mekanizmaları da devrede. Virüs korkusu, virüs hikâyeleri, komplo teorileri ve virüs maskesi satışları virüslerden daha hızlı yayılıyor. Virüslerle beraber ilaç firmaları sahneye çıkıyor, endişe ve korku içindeki milyonlara aşı satıyorlar. (Aşıların geçmiş virüslere etkili olduğu, yeniler için yeni aşılar gerektiği unutuluyor.) Bilgisayar virüsleri duyulur duyulmaz, virüs koruma programları satışları artıyor. Hatta bazı virüslerin, koruma programlarını bedava dağıtan firmalar tarafından piyasaya bulaştırıldığı dahi iddia ediliyor.

Domuz gribiyle ilgili bir iddia da, Russia Today’den geldi. Güya, depresyondaki Amerikan otomotiv endüstrisi de tezgâha dâhilmiş. Halkın toplu taşıma araçlarından uzaklaşmalarını beklerlermiş.

Ne dersiniz?

Olur mu?... Olur!

Print

Cuma, Mayıs 01, 2009

Akıl Katıp, Duygu Satmak


Duymuşuzdur, hatta yaşamışızdır; bir an, akla bir söz, bir fikir, bir düşünce gelir; dilden iki kelime dökülür, sonra bunlar büyür büyür, ete kemiğe bürünür. Ortaya çıkan esere biz de şaşar, bunu ben mi yaptım, deriz. Bir kelime kitap olur, bir kitap nice hayat kurtarır. Bir kelime dünyayı yerinden oynatır.
Geçen hafta, “mahut kelimeyi” kullanacak mı, kullanmayacak mı merakıyla geçti. Türkiye’deyken herkese şeker şerbet dağıtan Bay Obama memleketine dönünce öyle laflar etti ki, “o kelimeyi” kullanmadı ama kullanmış kadar oldu. Elbette, konuyu bilenler için bu durum hiç de sürpriz olmadı.
Sürpriz dedim de aklıma geldi. Adamın biri (Andy Nulman) bir gün, bir yerde konuşurken, “iş dünyasında sürprizler önemlidir” demiş. Ağzından çıkan bu sözden yola çıkıp, bir yıl sonra “iş hayatında sürprizin gücü” adında bir kitap yazıvermiş. Müşterilerinizi şok edecek hoş sürprizler yapın diyor. Meraklısına duyurulur.
Siyaset de, iş hayatı da, kılıçtan keskin ince dengeler üzerinde yürüyor. Doğru, birden fazla olabiliyor; iki yanlıştan bir doğru çıkabiliyor. “Hayatta sürprizlere yer yok” sözü de, “hayat sürprizlerle yaşanıyor” sözü de kabul görüyor. İş dünyasında, hem işe sürpriz katmak, hem de işleri sürprizsiz götürmek tavsiye ediliyor. İki zıttın bir araya gelemeyeceğini biliyor, bir yandan da iki zıttı bir arada tutmaya çalışıyoruz.
Aslında zıtlıklar nereden baktığımıza bağlı. İnce bir bakış açısı, ufak bir ayrıntı, zıtlıkları ortadan kaldırıp zıtları birbirine yaklaştırabiliyor. İyi sürpriz, kötü sürpriz ayrımı yapınca sürprizde hiç zıtlık kalmıyor. Akıl kötü sürprizleri önlemeyi, duygu ise hoş sürprizler üretmeyi öneriyor.
Akılla duygu da birbirlerine zıt. Akla mı, duygulara mı uymalı? Birine uysak diğerine, diğerine uyarsak berikine ihanet etmiş olmaz mıyız? Aklımızla mı, yoksa duygularımızla mı hareket edeceğiz? Muhatabımızın, müşterimizin aklına mı, duygularına mı sesleneceğiz?
Bu konuda pazarlama, kestirme bir çözüm öneriyor: 
İşinize akıl katın, ama müşterinize duygu satın.


Print

Şöhret, İtibar, Fark ve Uyum


O sahneyle ilk karşılaştığımda vay be nidasıyla, kedi gibi bir sembolü de Obama markasına nasıl yamadıklarını merak etmiştim. Cevabı bugün geldi. Meğer ajanlar malum kediyi çok önceden fark etmişler. Hani olur da, geçerken sever düşüncesiyle mi kuduz tedbiri alınmıştı? Obama’nın kedi şefkatinin dünyaya servis edilmesi önceden mi planlanmıştı? Emin değilim. (Meraklısına not: Ayasofya kedisinden başka ünlüler de var; Ankara, İran, Van… ve de Kürt kedisi.) Emin olduğum husus şu ki, Obama, arkasındaki güçlü bir ekip sayesinde marka oldu.
80 ülkede faaliyet gösteren 2000 Türk işadamı, Dünya Türk Girişimciler Kurultayı’nda İstanbul’da toplandı. Dünyada rekabet için güç birliği arayışlarına başladılar. Önemli bir adım. Alkışlıyor, akıllı hareketler bekliyoruz. “Küresel Güç Türkiye” temalı bu kurultay sadece iki gazetede manşete konmuş: Çılgın Türkler Zirvesi, Dünyaya Kafa Tutan Türkler. Ya diğerleri?
Toplantıda Türkiye’nin markalaşmasından da bahsedilmiş. Tabii, marka olacağım demekle hemen marka olunmuyor. Marka olmanın dört bacağı var:
Şöhret: Adınız duyulacak, tanınacak, bilinecek, ünleneceksiniz. İnsanlar sizden haberdar olacak. Kendini bu ülkenin vatandaşı bilen herkes aynı telden çalacak, çatlak ses olmayacak. Dünyanın her köşesinde sesiniz olacak veya sesinizi duyuracak birilerini bulacaksınız. Her noktada ve her fırsatta yer alacaksınız.
İtibar: Ününüz kötü olmayacak; bunu olumlu çağrışımlarla ilintilendirecek, olumsuz-itici-korkutucu çağrışımlardan sakınacaksınız. Millî tarih, ekonomi ve iletişim politikalarınız olacak, kimin hangi mesajları vereceği bilinecek. Öngörülebilir, güvenilir, itibarlı ve şerefli bir duruşunuz, hatta özel marka bekçileriniz olacak.
Fark: Ayırt edici özellikleriniz, başkalarına benzemez değerleriniz olacak. Yığından sıyrılıp, “o başka” dedirtebileceksiniz.
Uyum: Muhataplarınız sizde kendilerinden de bir şeyler bulacak. Tam onların hayalini kurduğu gibi görüneceksiniz. Herkese beklediğini vereceksiniz. Tıpkı, Obama’nın dağıttığı mavi boncuklar, ağızlara çaldığı bal gibi…


Print

Okuyanlar, Doğru Okuyanlar


Yerelliği genelliğine karışmış bir seçimde oylarımızla vatandaşlık görevimizi yaptık. Hayırlı olsun. İnsana mahsus yanılma riskini göze alarak, herkesin kendini başarılı ilan ettiği bu seçimlerde, şamatacıların değil, dünyayı, gidişatı ve seçmenleri derinden okuyabilen stratejistlerin daha başarılı olduklarını tahmin edebiliyorum.
Pazarlamada da, pazarı, dünyayı, gidişatı ve müşteriyi derinden okumayı bilenler, okuyamayanlara galip geliyorlar. Halk da, müşteriler de, kendilerine bir şeylerin dayatılmasından hoşlanmıyor; kendilerini yok sayanlara uzak duruyor; gönlünü okuyabilenleri el üstünde tutuyorlar. 
Seçmen ve müşteri bir yana; genel olarak okuma özürlü bir toplum sayılsak da, evlatlarımızın okumalarına özen gösteriyor, okuyup adam olsunlar istiyor; ama kitaba, kitaplara, kütüphanelere değer vermediklerinden de şikâyet ediyoruz. Evlerde kitaplıkların süs, devletin kütüphanelerinin bir angarya sayıldığı bu ülkede kaç aday, seçmenine kütüphane vaad etti? Kaç seçmen bunları tercih etti?
Bu hafta Kütüphaneler Haftası. Kültür Bakanlığınca hemen her yıl hiç değiştirmeden yayınlanan yönergelerle kutlanır gibi yapılıyor. Bu cılız kutlamalarla, kitaba, kitaplıklara ve kütüphanelere verilen değer bir türlü arttırılamıyor. Kitaplar ve kütüphaneler birer pazarlama nesnesi olarak ele alınmadıkça da, çocukluğumuzdan beri tekrarlanan bu klasik kutlama programlarının bir işe yarayacağı yok. 
Kitaplar birer değer ve kütüphaneler de birer işletme. Her işletme gibi bunlar da belli bir pazarlama mantığıyla yönetilmeyi gerektiriyor. Toplumun kitaba bakışının kalite kazanması da ancak ülke çapında zekice yürütülecek makro pazarlama çözümleriyle mümkün.
Yayıncılar, kitaplarıyla halkın gündemine ve tabiî ki cüzdanlarına girebilmek için ciddî pazarlama çabaları gösterseler de, “okuyucusu çok olan kitap, çok satar” anlayışından kurtulamıyor, “etkili pazarlanan kitap çok satar” anlayışına geçemiyorlar. Kitabın, devletiyle, yazarıyla, editörüyle, yayıncısıyla, dağıtıcısıyla ve hatta okuyucularıyla ele ele satıldığı gerçeğini okuyamıyorlar.
Okuyanlarımız kadar, doğru okuyanlarımız da bol olsun.


Print

Kelimeler Değişiyor, Ya Kafalar?


Seçim meydanlarında liderler birbirlerine demediklerini bırakmadılar. Kalabalıkları coşturmak için, dilden dile dolaşan, “kavgada bile söylenmez” türden nice sözler siyasî tarihin sayfalarında yerini aldı. Nezahet ve nezaket kayıplara karıştı.
Hayat kelimeleri, kelime ve kavramlar da hayatımızı şekillendiriyor. Pazarlamada da yeni terimlerle tanışıyoruz. Klasik pazarlama döngüsünün yerleşik kalıpları geçerliliğini kaybediyor. İş süreçleri şimdi üretimden değil, tüketimden başlıyor. Hâkimiyet üreticilerden alıcılara doğru kayıyor. İmalatçının borusunun öttüğü dönemlerden, organize perakendecinin üreticilere köle gibi davrandığı dönemlere geçildi. Ardından güç, şimdilerde sinek avlayan AVM’lerin de ötesine geçiyor; nihaî tüketicinin stratejik oyuncu olduğu bir aşamaya geliniyor.
Dipten gelen bu değişme iş kafalarının da değişmesini gerektiriyor. Yarısı internete erişebilen tüketicinin hayatı, zamanını ve paralarını harcadığı yerler önemli ölçüde değişiyor. Gençlik internete giremediği zaman hasta oluyor.
Artık şirketleri gururlu yöneticiler değil, sessiz müşteriler yönlendiriyor. Müşteriler stratejik kararlarda daha aktif oluyorlar. Müşterisinin hayatını tanıyamayan, onu işine ortak edemeyen firmalar müşterilerin hayatının bir parçası olamıyor.
Eskiden gazete, televizyon gibi yığınsal kanallar üzerinden tek yönlü olarak yüzbinlerce tüketiciyi esir alabiliyorlardı. Şimdi ise, tüketiciler dâhil ilgili tarafların elbirliğiyle ürettiği içerikler, internet yoluyla alıcısına göre özelleştirilmiş olarak bir anda milyarlara ulaşabiliyor. 
Eskiden firmalar müşteri arardı; şimdi müşteriler kendilerine firma arıyor, en uygun malları ve satıcıları arayıp buluyorlar. Üstelik memnun oldukları satıcıları ve ürünleri anında başkalarına da tavsiye ediyorlar. Tersini de yapıyorlar.
Hala eskinin reklâm ajanslarıyla, halkla ilişkiler şirketleriyle, masraflı satış ekipleriyle, ensesine vurulup lokması alınan klasik perakendeci esnafıyla çalışmaya devam eden firmaların kulakları çınlasın.
Yakında, üsluplarını, kelimelerini, dillerini ve kafalarını değiştirmeye mecbur kalacaklar.
İnşallah duvarlara vurmazlar.


Print

Pastallası, Pergellisi, Postallısı


Yüksek Lisans programında, gençlerin pazarlama ve girişim becerilerini, araştırmacı kalitelerini arttırmaya yönelik uygulamalı iki ders yürütüyorum. İlkinde, üniversite eğitimi almış gençlerden yeni bir iş kurmalarını ve bu girişimlerini piyasaya sunacakları bir pazarlama planı hazırlamalarını istiyorum. Etraflarını incelesinler, dünyaya dikkatle baksınlar, bir iş fırsatı yakalayıp, üstünde düşünüp, araştırıp, çalışıp, üretsinler arzu ediyor; her adımda kendilerine yol gösteriyorum. Diğer derste, diploma için hazırlayıp savunmak zorunda oldukları bitirme tezlerini şimdiden düşünmelerini, olgunlaştırmalarını temine çalışıyorum. Üçbuçuk ay uğraşıyoruz.
Aslında derslerimiz keyifli geçse de, keyfimizi kaçıran bir durum her sene tekrarlanıyor: Girişim, proje, araştırma, tez gibi konularda gençlerin elleri ayaklarına dolanıyor. Sanki bu işleri başkaları yapacakmış, kendilerinin bu tarakta bezleri yokmuş gibi, yeni fikirler ve çözümler üretmede çok ürkek davranıyorlar. Hayalen olsa bile, kurdukları işler, düşündükleri iş fikirleri mahalle muhabbetinden ve şehir çapından öteye gidemiyor. Küçük bir dükkân kuruyor, basit bir imalata yöneliyor ya da başkalarını taklitle hazır işlere konuyorlar.
Gençlerimiz analitik düşünemiyor. Belli bir konuda yüz soruyu peşpeşe sorup, bunları sebep-sonuç zinciriyle birbirine bağlayıp, ortaya bilimsel bir tez modeli çıkaramıyorlar.
Üniversiteler, “dersane-mersane bir şekilde kapağı at, dört beş sene oyalan, eğlen, diploma al; bir yüksek lisans yap, işsizler ordusuna katıl”, çizgisine geliyor.
Şimdi bir bir ortaya atılan dosyalara, manşet ve ekran bülbülü “bir kısım meslektaş”a bakınca bir kere daha anlıyorum ki, asıl işleri gençleri üretkenliğe, bilim üretmeye, bilimsel düşünmeye hazırlamak olan profesörlerimizin işleri de, çeşitleri de pek çokmuş.
Postallısı pastallısı, top sakallısı bıyıklısı, yerlisi yabancısı, dernekçisi değnekçisi, aslanlısı dönergelisi ve de pergellisi, sahiplisi sahipsizi, özgürü üzgünü, zengini süzgünü, partilisi partisizi, holdinglisi çulsuzu, vakıflısı vakıfsızı, çaplısı çapsızı…
Hakikî profesörlerimizi mumla arıyor, bulduklarımıza saygılar sunuyoruz.


Print