Pazar, Ekim 25, 2009

Fast Food Tarifesiyle Restoran Faturası

Acaba, şu heyecanlı ve hareketli açılımlarla, gelecekteki güzel günler, yaşayacağımız tatlı anılar için bir nevi peşin ödeme mi yapıyoruz, yoksa geçmişte yediğimiz lezzetli lezzetsiz yemeklerin, nanelerin, hurmaların faturasını mı ödüyoruz?
Fast Food’a mı uğradık, restorana mı oturduk?
Malum, Fast Food’da yiyecekler seçilir, ödeme yapılır sonra yenir. Baştan ne ödeyeceğini bildiği ve bedelini de zaten ödediği için müşteri kendini nispeten rahat hisseder. Bir tedirginlik yaşamaz.
Restoranda ise, önce yemekler yenir; faturalar arkadan gelir. Fatura tutarının ne olacağı tam kestirilemez. Yemekler yenip içildiği, geri dönüş olmadığı için gelen faturaya itiraz da edilemez. Edilse de bir şey değişmez.
Yakında elektriği de, gazı da, suyu da, herkese ön ödemeyle satacaklar.
Pazarlamada değişik örneklerine rastlanan ön ödemeli alışverişler rahatlık, kontrol, huzur ve güven duyguları yüzünden müşteriyi memnun ediyor gibi görünse de, bazı durumlarda satıcı taraf, müşteriye daha fazla harcatmak, daha yüksek fiyatlardan satmak imkânını kaybedebiliyor.
Halkın kesesinden aldıkları payları gün gün daha da arttıran GSM’ciler, ilk başta, restoran usulü faturalı hatlar sattılar. Ardından peşin para tatlı geldi, müşteri sayılarını ve tabanlarını genişletmek amacıyla fastfood usulü ödemeli kartlara ağırlık verdiler. Şimdilerde ise, hem faturalıları, hem de hazır kartlıları hedef alarak, yüzlerce çeşit karmaşık tarifelerle müşterileri şaşırtmaya, onları gaza getirmeye, onların kesesinden fastfood usulüyle, restoran faturaları tahsil etmeye uğraşıyorlar.
İnce ince planladıkları, bedava diye bağıran reklamlarının diplerine ince ince yazdıkları şartları okumadan no’lur GSM tarifelerinizi bir ona bir buna çevirmeyin. Bedavaların faturası çok ağır olabiliyor.
Bedavaya mı konuyoruz, bedel mi ödüyoruz?
Kontör mü alıyoruz, fatura mı bekliyoruz?
Fast food’da mıyız, restoranda mı?
Bilen varsa, beri gelsin.
Print

Cumartesi, Ekim 17, 2009

Sınırlar, Yumuşak Güç, Pazarlama

Kişiler, şirketler, ülkeler, daha da büyümek, hâkimiyet alanlarını genişletmek, daha güçlü olmak istiyorlar. Hepsi birden isteyince de, aralarında çekişmeler oluşuyor.
Hayatımızdaki sınırların haddi hesabı yok. Ama zihinler, ekseriya, coğrafî sınırlarla, hâkimiyet alanlarıyla, yasal veya kültürel sınırlarla meşgul. En büyük ve en korkunç sınırlar ise beyinlerde. Beyinlerdeki sınırların farkına varanlar ve bunu aşmaya talip olanlar öne çıkıyor, kazanıyorlar.
Sınırlar iki şekilde aşılabiliyor: Sopayla veya Havuçla… Yani, kaba saba hareketlerle veya ince manevralarla… Sopa, bazen yerini silaha bırakıyor, bazen de güç ve zenginliğe… Havuç ise, kimi zaman diplomasi oluyor, bazen de bilgi ve yenilik…
Yüzyıllara uzanan geçmişiyle kuşatılmışlığımızın sembolü türlü çeşit sınırlarımızda kıpırdanmaların yaşandığı tarihî bir dönemden geçiyoruz. Sopalar yerini, diplomasiye; yeni çözüm ve yeni oluşumlara bırakıyor, gibi görünüyor.
Şirketlerde de öyle… Hepsi büyümek istiyor. İçeride veya dışarıda sınırlara tosluyorlar. Eskiden büyümek isteyen şirketler, büyük makamlarla oynarlar, büyük reklamlar yaparlardı. Bunlar artık eskisi kadar işe yaramıyor, başa bela oluyor, daha pahalı hale geliyor. Sert Güç, zamanla güç kaybediyor.
Yumuşak Güç, güçleniyor. Şirkette herhangi bir kişinin düşünebileceği küçük ve akıllıca fikirlerle beslenen yumuşak yenilikler, yumuşak adımlar, yumuşak araçlar çoğalıyor. İnce Güçler önem kazanıyor.
Aslında kendisi de bir “İnce Güç” olan pazarlama da, oluşan bu yeni fırsatların, yeni yumuşak güçlerin farkına varıyor. Ticaretin ve pazarlamanın, beyinlerdeki, coğrafyadaki, kültürlerdeki, alışkanlıklardaki nice sınırları rahatça aşmada kullanılabileceğinin farkına varılıyor.
Kaba güçten İnce güce geçiş, gerçeklerin değil algıların daha önemli olduğunu algılamakla başlıyor.
Kaba güç kadar, ince gücü de onlarca yıldır uygulayan bazıları şimdi, biz de, “Ayrılık” gibisinden yumuşak güçlerimizi kullanmaya başladığımız için telaşlanıyorlar.
Print

Pazar, Ekim 04, 2009

Protesto ve Pazarlama


Boykot, protesto, gösteri, miting ve benzerleri birer siyasî, ideolojik, kanunsuz hareketler gibi görünse de, bunlar iş ve siyaset hayatındaki bütün yöneticileri de yakından ilgilendiriyor.

Protestonun da bir kültürü, bir bilimi var. Protestoların ne kadar etkili olabildiği, sonuç alıcı bir yol mu, yoksa bir şovdan ve dar çerçevede bir hareketten mi ibaret olduğu, literatürde ve uygulamada hâlâ tartışılıyor.

Bunlar şayet bir işe yarıyor ve bir sonuca ulaşıyorsa, bunların devamı gelecek, gelecekte daha nice protestolar tarihe yazılacaktır.

Bu tip hareketlerde iki taraf var. Protesto edenler ve protesto edilenler. Her iki tarafın kendi açılarından başarıları, protestolarda yaşanan, protestoyu oluşturan “pazarlama mekanizmasını” ne derecede doğru analiz edebildiklerine, bu alanda pazarlamayı ne derecede etkili kullanabildiklerine bağlı.

Pazarlama belli hedef müşteriler nezdinde etkili olabilmek için girişilen iş, faaliyet ve hareketler olarak da tarif edilebiliyor. Tabii, bu arada, atılan taşın ürkütülen kurbağaya değmesine de özen göstermek gerekiyor. Yani, kitleleri en ekonomik ve en verimli şekilde etkilemek gerekiyor.

Boykot ve protestolarda az bir güçle nispeten büyük etkiler yapabilme potansiyeli var. Gerillalar, teröristler, baskıncılar işte bu güç asimetrisinden yararlanıyorlar.

Bir de aklını kullanabilen pazarlamacılar…

Hedef kitlesini tanımayan, ne batıda ne de bizde özel bir anlamı olan ithal sembolleri kullanan, yabancılara karşı çıkar gibi görünüp ithal markalara hizmet eden, bağırıp çağıran, gösteri-protesto teknik ve araçlarını dahi dışarıdan kopyalayan, bu konuda bile yenilik geliştiremeyen gruplar ve gençlerle; ne dünyayı, ne de gelişmeleri kavrayamayan, taassuba saplanmış beyinlerle, medyadaki kaşarlanmış ekiplerin dolduruşuyla bir netice alabileceğini sanan, pazarlamadan bihaber saflarla bir yere varılamıyor.

Protesto ve boykot için dahi “pazarlama şart!”

Print