Cumartesi, Mart 27, 2010

DRUCKER'DAN FİLM YAPIMINA VE PAZARLAMAYA

HER FİLMİN GİŞESİ KENDİNE

 

Prof. Dr. İsmail Kaya

 

İşletme bilimi tarihindeki efsanevî isimlerin önde gelenlerinden biri olan Peter Drucker, işletmeleri bir senfoni orkestrasına benzetirdi. Yöneticileri de, işletmelerde çeşitli sesler çıkaran çalgıcıların ahenk ve temposunu sağlayan orkestra şefleri gibi görürdü. Ona göre orkestra şefi de, çalgıcıların hiç biri de diğerinden daha üstün veya daha aşağı değildi.

Drucker’ın işletme yönetimine getirdiği kavramlardan biri de “hedeflere göre yönetim” idi. Bir hedefi olanın, o hedefe ulaşma arzusuyla donatılanın, kendisine yeterli serbestlik ve teşvik sağlandığında zamanla kendini daha da güçlü bir şekilde motive edecek derin bir uzmanlığa kavuşacağı düşünülürdü. Herkesin amacına uygun çalıştığında en verimli olduğu, bunun da toplam verimliliği arttırdığı görülürdü. Orkestra örneğinde her çalgıcı başka bir ses çıkarsa da, her çalgıcıya düşen rol başka başka olsa da orkestranın nihaî hedefi seyirciyi memnun etmek oluyor idi. Ve memnuniyet için çalgıcılardan başka şeyler de gerekiyordu.

İşletmelerdeki “çalgıcılar”ın zaman içinde giderek daha ağırlıklı olarak birer “bilgi işçisine” dönüşeceği de onun öngörülerinden biriydi. Nitekim iş hayatında her kademedeki yöneticiler kadar bütün çalışanlar da zamanla daha fazla bilgi üreten, bilgi aktaran, bilgi tüketen veya bunların hepsini birden yapan insanlar haline geldiler. Geliyorlar. Herhangi bir iş yerinde personel ellerinde, karşılarında önlerinde ekranlar, tuşlar, klavyeler, kumandalar, gözler ekrana kilitli, kulaklar ful açık, sanki hiçbir sahneyi kaçırmadan bir oyun oynarcasına, alıyorlar, satıyorlar, kabul ediyorlar, reddediyorlar, yönlendiriyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar, seçiyorlar, seçtiriyorlar… Fabrikalar, eneri santralleri, vinçler, trenler, büyük küçük operasyonlar hep ekran karşısında çalışanlarca yönetiliyor, yönlendiriliyor.

Birbirlerine anlık dokunuşlarla erişebilen, etkileyebilen ve etkilenebilen insanlardan oluşan böylesi bir iş hayatı bilgiye, fikirlere ve yeniliklere giderek daha fazla ihtiyaç duyar, bunlar sayesinde başarısına yeni başarılar katar hale geldi.

 

İş yapmak kolaylaşırken, yenilik zorlaşıyor

Ne yapılacağına karar verdikten sonra işin nasıl yapılacağını bilmek, ona uygun iş ve eylemlere girişmek bir anda kolaylaşıveriyor. Hedef ortaya çıkınca, o hedefe atış yapanlar da çoğalıyor.

Bazıları, işin başının kaliteli, yetenekli, becerikli insanlara bağlı olduğunu, insan varlıklarının önemini öne çıkarırlar. Kimileri de, iş hayatında yetenekli insan bulmanın değil, sıkı fikirler bulmanın daha önemli olduğunu ileri sürerler. Hangisi daha önemlidir sorusuna verilen cevaplar ekseriya yüzde elli elli dağılıyor. Çoğunluğun fikri ve şayet varsa halkın sağduyusu bir anlam ifade ediyorsa, bu cevabın neye dayandığını da açıklamak gerekiyor.

Nice yeteneklerin uygun ortamlar bulamadığı için fikir üreticisi olmaktan çıkıp, peki efendimciliğe yenildiğini, nice süper fikirlerin hayata geçirilmesinde işe hariçten karışanların suyu ne kadar bulandırdığını da yaşadıklarımızdan biliyoruz. O halde bu ikisinden birinin değil, oluşan/oluşturulan ortamın yani, firmadaki kültürün önemli olduğu da ileri sürülebilecektir.

İnsanların fikir üretme yetenekleri, süper fikirlerin üretilmesini teşvik eden bir firma alt yapısı ve ahengiyle yakından ilgili. Şayet büyük bir laf olarak görmezseniz diyebilirim ki, “Büyük fikir ve büyük yetenek yoktur, bunları büyüten büyük ortamlar vardır.”

Drucker, dünyada sayıları giderek daha da artan bilgi işçilerinin kas işçilerinden farklı yollardan motive edilmeleri gerektiğini de iddia ederdi. Dışsal kategoriden sayılan performansa dayalı bir ücretlendirme sisteminin mavi yakalıları etkileyebildiğini ama beyaz yakalıların daha ziyade ücret dışı, içsel motivasyon temelli, özgürlük, otonomi, kendini gerçekleştirme, yüksek amaçlar gibi yollarla harekete geçirilebileceklerini söylerdi.

 

Başka şeyleri de gözden kaçırabiliyoruz…

İşletme, yönetim, çalışan, fikir, bilgi ve süper yenilikler kapsamında kimi zaman gözden kaçabilen başka bir gerçek daha var. Sanılıyor ki, süper beyinlerden çıkma süper fikirler insan kalitesini de örgüt performansını da siler süpürür. Hâlbuki işin aslı öyle değil. Tam tersine, işletmeler süper fikirlere değil, birbiriyle uyumlu binlerce fikirlerle ayakta kalabiliyor, her geçen gün daha fazla minik fikirlere ihtiyaç duyuyorlar. Bireylerin bilgi yönlü motivasyonları da, örgütün bireyleri gaza getirmesi de, herkesin birer fikir işçisi, fikir üreticisi olabildiği yapılanmalarda mümkün olabiliyor.

Süper yenilikler yapmak arayışı, gizemli bir solo çalışma olarak algılanabiliyor ve tek bir fikre indirgenebilme eğilimini ve tehlikesini de beraberinde getiriyor. Oysaki tek bir fikirle dünyayı değiştirmek, dünyadan iz bırakıp geçmek, herkese, her fikre, her kuruluşa, her firmaya nasip olmuyor. Milyonlarcası dünyada harıl harıl çalışan işletmelerde yapılanlar, bir şimşek çakar gibi değil, daha ziyade bir film stüdyosundaki gibi, karmaşık bir geliştirme ve yenilikçilik süreciyle mümkün olabiliyor. Güçlü, kârlı bir ürün çok güçlü bir fikirden doğar sanılıyor. Film yapımında olsun, diğer sektörlerde olsun, piyasayı sarsan yenilikler yapmak için farklı disiplinlerden gelen çok sayıda insanı, çok sayıda problemi bir bütünlük içinde ve etkili bir tarzda çözmeye çağırmak, konuya ilgilerini çekmek, onları işe, çözüme dâhil etmek ve meseleyi birlikte çözdürmek gerekiyor.

Elbette işin bütününü ifade eden bir “yüksek konsept” (bir filmin ana konusu gibi) de gerekli. Ama bu bile yıllar sürecek bir sürecin adımlarından ilki ve sadece biri olmaktan öteye gidemiyor.

 

Bir Film Gibi:

Druckerden Film Yapımına…

Bir film (veya bir doktora tezi, veya bir proje) kelimenin tam anlamıyla binlerce fikirden oluşuyor. Filmin her cümlesi bir fikir, her sahnesi bir fikir, her karakteri, her karakterin giyimi, her sahne düzeni, arka planlar, kameranın konumu, kamera açısı, renkler, ışıklandırma, hareketler, duruşlar hepsi hepsi ayrı ayrı birer fikir ürünü. Yönetmen, yapımcı ve diğer yöneticiler her şeyi tasarlayıp, planlayıp ondan sonra ortaya çıkmıyorlar. Ekipteki yüzlerce insanın her biri, yapım sürecinin her aşamasında kendi sahalarında yepyeni fikirler, buluşlar, çözümler ortaya koyuyor. Organizasyonun, yapım ekibinin işleyişinde, hem artistik hem de teknik alanlarında her düzeyde buluşçuluk gerekiyor. Yapımcı ve yöneticiler işte bu binlerce fikri anlamlı ve sonuca dönük bir bütünlük içinde tutmakla uğraşıyorlar.

 

Ve Oradan Pazarlamaya…

İşte bu düşüncelerle, pazarlamanın hem işletmenin her noktasına hem de en tepesine sindirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Her işletmenin, her film yapımcısının amacının seyirciyi, müşteriyi yakalamak, kendine çekmek, memnun etmek olduğunu, bu sonucu gerçekleştirmek için, içeriden dışarıdan katkısı olan herkesin filmin asıl konusunu güçlendirecek şekilde yönetilmesine ihtiyaç duyulduğunu iddia ediyoruz.

Pazarlama, satış ekiplerinin, havalı departmanların ve her şeyi bilen yöneticilerin elinden kurtulup,  bireylerin gönüllerine, hatta ve hatta müşterileri de işin içine katacak derecede kitlelere mal edilemedikçe, insanların içlerine sindirilmedikçe, içselleştirilemedikçe, müşteri ve rakipler karşısında kolay kolay başarılı olunamayacağını düşünüyoruz.

Kişi olsun, kurum olsun, ürün olsun kampanya olsun, firma olsun marka olsun, piyasanızda bir anda başarılı olanlarla, başarısını nesiller boyu sürdürebilenleri ve bir müddet sonra toslayanları düşünün, o zaman ne demek istediğimiz belki daha da iyi anlaşılır.

Hayat herkese hak ettiğini veriyor.

Her film hak ettiğince gişe yapıyor.

Herkesin gişesi kendine…

Print

Cumartesi, Mart 13, 2010

CILKINI ÇIKARMAK

SatıCI, fırınCI, boyaCI, camCI, servisCİ, suCU gibi bir sürü şuCU, buCUlarla kuşatılmış hayatımızı bizler de tüketiCİ olarak yaşıyoruz. Biz onlarsız, onlar da bizsiz olamıyoruz.

Bu cicilerin cucuların pek çoğu ile aramız iyi olsa da, aradaki çürükler ve bazı büyükler yüzünden, iki taraf birbirine tam manasıyla saygılı, hakkaniyetli ve insaflı davranıyor diyemiyoruz. Desek bile, söylem değil, eylem önemli.

Konu epeyce eski. “Dünya Tüketiciler Günü” Birleşmiş Milletler’ce, 1983 yılında tescil edilmiş. Biz de yılda bir anıyor gibi yapıyoruz.

Kendisine yönelik düşmanlık, saldırı ve ihmaller karşısında tüketicilerin koruma altına alınması yolunda, hükümetler, resmî kuruluşlar, akademik çevreler, STK’lar ve firmalar yıllardır uğraşırlar, konuşurlar, yazarlar, çizerler. Bazı firmalar bunu da bir fırsata çevirmeye çalışır, “tüketiciyi en iyi biz koruruz” havasına bile girerler. Akademik çevre buna “TüketiciCİLİK” diyerek iki kere “cici”lemesine rağmen, sonuçta ancak bir arpa boyu yol alınır. Bu işin de, bir nevi, “cılkı çıkarılır.”

Temel ihtiyaçlarımızın karşılanmasından ne derecede memnunuz? Sağlığa zararlı ürünlere, bozuk ve katkılı gıdalara, radyasyonlara karşı güvende miyiz? Bizi bir düşünen, bilgilendiren var mı? Yanıltıcı reklamlara, kandırıcı tarifelere, sinsi uygulamalara karşı bir şey yapabiliyor muyuz? Satıcılar dürüst, samimî ve şeffaf mı? Bizi yeterince bilgilendirip, aydınlatıyorlar mı, yoksa “ham hum şaralop” mu? Ürünler, markalar, servisler arasında serbest seçim ve geçiş hakkımız var mı? Yağmurdan kaçarken doluya mı tutuluyoruz? Basit bir iş için bile, satıcıya, tezgâhtara derdimizi anlatabiliyor muyuz? Bize yapılan haksızlıkları ve hataları ödetebiliyor muyuz? Tüketiciyi yeterince aydınlatıyor muyuz? Gelecek nesillerin sağlıklı bir dünyada yaşamaları için çevreyi koruyor muyuz?

Yoksa, cılık culuk işlerle, dünyayı ve ortamı daha da mı berbat ediyoruz? Karar sizin!

15 Mart Dünya Tüketiciler Günü’nüzü kutlar, hayırlı işler dileriz.

Print

Pazartesi, Mart 08, 2010

SUDAN SABUNDAN BİLİM VE TEKNOLOJİYE

 

Sanki karanlık bir tüneldeyiz ve dokuna dokuna yol alıyoruz. Her dokunma bize bir şey öğretiyor. Dokunmanın, temasın, ilişkinin, iletişimin önemini fark etmeye başlıyoruz.

Sağlık bakanlığı yeni kampanyasında “Suya sabuna dokunun!” diyor. “Suya sabuna dokunma!” (yoksa yanarsın) havasının sürekli pompalandığı bir toplumda bir şeylere dokunmak cesareti gösterenler maşallah giderek çoğalıyor.

İçinde bulunduğumuz Bilim ve Teknoloji Haftası’nda bakalım suya sabuna dokunanlar mı, “anlayana saz, anlamayana davul az” tarzı konuşanlar mı çok olacak.

Bilimden ne anladığımızı, bilim dünyasındaki konumumuzu, bilim adamı sıfatı taşıyan kimi insanlarımızı konuşmak, bizi, birilerinin sularına sabunlarına dokunmanın da ötesine götürüyor. Konu bu taraftan açılınca, “tekere çomak sokma”, “seninki benden kara”, “âleme verir talkını” gibi tepkiler geliyor.

Bu memlekette teknoloji deyince halkın aklına teknoloji marketleri ve oralarda satılan aletler geliyor. Hani şu, açılışlarında izdiham yaşanmasıyla meşhur mağazalar… Bilim denince de üniversiteler ve profesörler...

Üniversitelerde unvanlar nasıl veriliyor, vicdan sahipleri iyi bilirler. Hatıra ve sıhriyete dayalı atamalar; içine bakmadan yayın sayısına göre ve daha kötüsü, bir senden bir benden, al gülüm ver gülüm usulü dağıtılan unvanlar sıradanlaşmıştı. Bilimsel değerleme yaparken, atıf sayılarına, etki değerlerine, yayın kalitesine, yurt ve dünya meselelerine derman olmasına, teknoloji üretimine katkıda bulunmasına bakanlar istisna sayılır oldular.

Ne ülkenin topyekûn bir bilim ve teknoloji politikası oluşturulabildi, ne de üniversitelerimizin kendi özel gelişim stratejileri var… Dünya klasmanındaki sıramızı bile tam bilemedik. Üniversitelerde bazı akademisyen ve yöneticiler, hâlâ bilim dışı, bilimi katleden amaç ve uygulamalardan ve daha da kötüsü, bunları bilim diye yutturmak sevdasından bir türlü kurtulamadılar.

Bilim, insanı tanımak ve insanlıkla ilgili yüksek bir uğraşıdır.

Gerçek bilim insanlarımız bol ola!

Print

Cumartesi, Mart 06, 2010

FİRMANIZA, PROJENİZE İSİM Mİ ARIYORSUNUZ?

Firmanıza, Projenize İsim mi Arıyorsunuz?


Çocuğunuza, torununuza isim ararken başka yöntemler de uygulayabilirsiniz, elbette.

Firmanıza, girişiminize, projenize isim ararken başka yollar kullanılabiliyor.

Bu arkadaş herbiri ismin kaynağını da gösteren isimleri on türe ayırmış ve herbiri için artılarını eksilerini yazmış.

Hemen ulaşmak için yukarıdaki linke tıklamanız yeterli.
Print

Pazartesi, Mart 01, 2010

AZARCILIK PAZARCILIK

 

Bildiğimiz gazetelerin ilk örnekleri matbaanın gelişmesinden sonra 1600 yıllarında Avrupa’da görülmüş. Yıllık, altı aylık, haftalık derken, ilk günlük gazete İngiltere’de 1702 yılında yayına başlamış.

Şimdilerde, bunca geçmişine rağmen, kâğıtlı, yazılı, resimli, boyalı en büyük gazetelerin bile geleceğinden endişe duyuluyor.

Her piyasa ve her mal gibi elbette medya da, gazeteler de eskiyor. Etraf devrini tamamlamış medya, gazete ve yazarlarla çevrili. Değişime ayak uyduramayanlar eskinin hayaliyle avunmaya çalışsalar da, hepsi bir bir dökülüyor.

Eski havalar, eski ilişkiler, eski güçler, eski kazançlar artık yok. Kalanların kırıntıları da giderek küçülüyor.

Çünkü gazeteciliğin ve gazetelerin gelir modelleri eskidi, eskiyor.

Eskimenin bir ayağında, geleneksel iletişim, reklâm ve pazarlama araçlarının etki ve getirilerinin azalması yatıyor. Tek yönlü mesaj kanalları etkisini yitiriyor, etkileşimli medyanın önü açılıyor. Hızla büyüyen çeşit çeşit sosyal medya sayesinde toplum, oyunun kurallarını yeniden yazıyor. Yeni araçlar, taze ilişkiler, ilginç meslekler oluşuyor.

Gazeteciliğin öteki ayağı da zayıflıyor. Gazeteciliği pazarcılık veya azarcılık sanan bazı yazar ve patronlar, kimini küçültüp kimini şişirdikleri kesimler üzerinde eskisi kadar etkili olamıyorlar. Daha dün anladık ki, azarlama taifesinden bazıları azarlamayı dahi kendi tekellerinde görürlermiş. Bunlar eskimişliklerini hala fark edemediler, edemiyorlar.

Kâğıt ve mürekkep kokulu gazeteler bugünden yarına ölmeyecekler elbette. 3–4 asırlık bir can kolay çıkmaz. Belki bir ömür boyu daha hayatımızda kalacaklar.

Ama nasıl? İşte mesele bu!

Asırların ve yılların birikimleriyle kendini okuyucusu ve paydaşlarıyla gerçek bir aileye dönüştürebilen, geniş topluluklara seslenebilen, milyonlarca insanı gönül bağlarıyla bir ortak payda etrafında birbirine bağlayabilen, cüzdanlardan çok gönüllere, akıllardan çok ruhlara ulaşabilen gazeteler daha şanslı görünüyor.

Bu yolda nasibi olanlara ne mutlu!

Print