Pazartesi, Haziran 28, 2010

AKILİÇİ AKILDIŞILIK

 

Hukukta, siyasette, futbolda, trafikte, işhayatında ve pazarlamada, akla ziyan işlerin doruğa çıktığı bir dönemde, “Akıldışı Ama Öngörülebilir” (Dan Ariely, Optimist, Haziran 2010) kitabı bendenize ilaç gibi geldi.

Orijinali yayınlandığında da ses getirmişti, şimdi Türkçesi çıktı. Kitap, insan denen varlığın karar ve tercihlerinde pek de hesaplı davranmadığı gerçeğinden yola çıkıyor.

Elbette hesabını iyi bilenler de var.

Pazarlama yöneticileri dâhil, işi insanla biten herkes, insan davranışının bütün yönlerini anlamaya çalışıyor, yakaladıkları ipuçlarına göre yine insanlara yönelik işlerle uğraşıyorlar. İş bilenin, kılıç kuşananın.

Son dönemlerdeki araştırmalar insanın sanıldığı kadar mantıklı davranmadığını ortaya çıkardı. İnsanın hesabını tam bilemediğini ve çıkarını tam kollayamadığını fark edenler çoğalıyor. İnsan davranışının kanunlarını, mantıklı veya mantıksız görünen ve fakat sonucu önceden kestirilebilen durumları keşfedebilenler, bireyleri, kitleleri, toplumu ve hatta bütün bir milleti daha kolay “manipüle” edebiliyorlar.

Pazarlamada müşteriyi belli davranışlara yöneltmek için kullanılan teknik ve araçların haddi hesabı yok. Fiyat etiketlerinden, bedava tekliflere, cazip karşılaştırmalardan, enteresan kampanyalara varıncaya kadar piyasalarda alttan alta ne gibi cinlikler yapıldığını uzmanları iyi biliyor.

Pazarlama insanları kandırma sanatıdır demiyoruz ama onun müşteri tercihlerini bir şekilde etkileyebilecek güç, araç ve tekniklere sahip olduğunu da inkâr etmiyoruz. İşte “Akıldışı Ama Öngörülebilir” kitabında kararlarımızı biçimlendiren bir dizi gizli kuvvet, ne oldukları, nasıl işledikleri, nerelerde kullanıldıklarına dair çeşitli örnekler ve deneyler üzerinden anlatılıyor. Piyasa içinde ve dışında tuhaf davranmamıza yol açan gizli sebepler bir bir açıklanıyor.

Anlıyoruz ki, insanlar kimi zaman budalaca görünen, kimi zaman da fecî sonuçlar doğuran belli hataları farkında olmadan ve sıklıkla işliyorlar.

Ve dahası, birileri bu hataları öngörebiliyor ve kendi lehlerine kullanabiliyorlar.

Aman dikkat!

Print

Pazartesi, Haziran 14, 2010

VUVUZELA: DELİKSİZ ZURNA


Dünya kupası bütün gündemleri aşıp, futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını, nerelere kadar uzandığını ve pazarlamayla bağını bir kere daha kanıtlıyor.

Dünyanın neresinde insanları çeken bir olay varsa, pazarlama oradadır. Pazarlama her deliğe girer, her delikten pazarlama çıkar, sözleri boşuna değil.

Uzmanları bilir, her dünya kupası unutulmaz ünlüleri, sahneleri, olayları, sembolleri ve ürünleri beraberinde getirir. Bunların her biri dikkatlice planlanıp pazarlanır ve vakti geldiğinde birer pazarlama nesnesine dönüştürülür, üzerinden para kazanılır. Olaylar sembolleşir, kitleler sembollerle yönetilir.

Vuvuzela, şimdiden 2010 Dünya Kupası’nın sembol ürünü oldu. Güney Afrika Zurnası da denebilir. Tekdüze bir sesi var. Esaslı bir ciğer isteyen bu aletin geçici sağırlığa sebep olabilen güçlü sesi, sis düdüğü, fil sesi, sinek veya arı vızıltısına benziyor.

Vuvu, Zulu dilinde gürültü anlamına geliyor. Vuvuzela, mahallî kültürün bir parçası. Kabile halkını mühim toplantılara çağırmak için öttürülüyormuş. Bir rivayete göre vuvuzellanın ünü, Çin yapımı bu plastik zurnaların Afrika’da onbeş sene önce bir bira firmasının promosyonu olarak dağıtılmasıyla parlamış. 2009 Konfederasyon Kupası maçlarından sonra da bir çılgınlık halini almış.

Dünyada kitleleri peşinden sürükleyen her başarılı ürün/firma/ülke gibi, vuvuzelanın sevenleri kadar düşmanları da çok. Bunların sevgileri de, nefretleri de şiddetli. Kulakları sağır eden gürültüsü yüzünden ağır küfürlerle yasaklanmasını isteyen karşıtları kadar, Afrika’da futbol vuvuzelasız olmaz diyen fanatikleri de çok.

Vuvuzela, genelle yereli buluşturan bir alet. FIFA, milyarlara ulaşan organizasyonuyla bütün dünyayı ayağa kaldırırken, vuvuzela da yerel Afrika kültürünü dünyaya tanıtıyor. Mahallî kültür küresel bir ürüne dönüşüyor. Global bir hareket yerele güç veriyor.

Vuvuzela kendiliğinden gelişen masum bir kültürel öğe mi, yoksa bir pazarlama numarası mı, varın siz karar verin!

Hatırlatırız, futbol sadece sahada oynanmıyor…

Print

Cumartesi, Haziran 05, 2010

SİZİ DE BEKLERİZ....

 

İçeride ve dışarıda küresel gündemlerden ulusal gündemlere, oradan meslekî ve şahsî gündemlere hızla geçilir oldu. Lütfen, şahsî saymayın; sevinçler paylaşıldıkça çoğalır anlayışıyla yazıyorum:
Pazarlamanın binlerce uygulama örneğini içeren Pazarlama Bi’ Tanedir, blogdan çıkıp, kitap olarak da yayınlandı. Değişik, yeni, farklı ve üstün işler yapmak isteyenlerin dikkatine sunuldu.
Piyasada doğru bir iş, iyi yapıldığında, arkası kendiliğinden geliyor. İşte bir örnek:
Microsoft ve Apple, izledikleri iki ayrı pazarlama çizgisiyle, pazarlamanın iki kutuplu olmaya meylettiğini kanıtladılar. (İki kutuplu dünya ve iki partili siyasî yapılar da öyle. Şimdilerde, bölgesel güç için iki kutupluluk gündemde…) Küçük cüssesi ve mütevazı pazar payı ile, Apple’ın piyasa değeri Microsoft gibi bir devin pazar değerini aştı. Büyüklük, tek ölçü değil. Algı da önemli. Microsoft’u, kendi müşterileri bile pek sevmezken, Apple, kitlelerin sempatisini kazanmış gibi duruyor.
Apple cephesinden gelen haberlere göre, bazı havayolları, oteller ve hizmet işletmeleri, Apple’ın bu yılkı yeni ürünü iPad’i müşterilerine kiralamaya başlamışlar. iPad kapış kapış, milyonlarca satıyor. iPad almak için ABD’ye gidenler, araya eş dost sokup edinenler, Leyla’sına kavuşmuş gibi sevinenler haberlere konu oluyor. Kitaptan biraz daha büyükçe ve ince bir ekran gibi duran bu aletle, milyonlarca e-kitap, yüzlerce dergi okumak; müzik dinleyip video seyretmek, oyun oynayıp e-posta alıp göndermek mümkün.
Bu ürüne olan merak, iştiyak ve talebi dikkate alan nice hizmet işletmesi cüz’i bedellerle bunları müşterilerine kiralayamaya başlamışlar. Yolculukta, otelde, restoranda vaktini okuyarak, dinleyerek, seyrederek değerlendirme imkânı sunuyorlar. Böylece kendilerini müşterileri gözünde farklı ve üstün bir konuma getirmeye çaba gösteriyorlar. Ee, tabiî, iPad’ın reklamını da, deneme sürüşünü de yapmış oluyorlar…
Ne diyelim iş bilenin, kılıç kuşananın.
“Apple Pazarlama” ve “Microsoft Pazarlama”, Pazarlamabitanedir’de henüz yok, ama yakında olacak.
Sizi de bekleriz efendim!






Print

Perşembe, Haziran 03, 2010

EĞİTİM İŞİ SABIR İSTİYOR

 

Üniversitelerde bir ders dönemi daha kapanıyor. Bir tarafta girmek, öte yanda da kurtulmak için can atanlar… Ayrıca, mezuniyet sevinci veya hayata atılmak korkusuyla, Yüksek Lisans durağına sığınanlar da var.

Üniversitelerimiz ne âlemde? Bilime mi, piyasaya mı çalışıyorlar? ‘Her İl’e bir-iki’ deyip açılan kamu ve özel yeni üniversiteler derde derman oluyor mu? ‘Mezunlar iş bulamıyor, o halde üniversite eğitimi yetersiz’ hükmü doğru mu? Yoksa eğitimde yetersizliğin başka sebepleri mi var? Üniversiteler öğretmekten, öğrenmeye ve bilgi üretmeye zaman mı bulamıyorlar? Yoksa klikleşmeyle meşgul; ideolojilerini ve sıradan çalışmalarını bilim diye satmaya mı uğraşıyorlar? Doçentlik sınavlarında (2009) 100 den fazla etik ihlal dosyası neye işaret ediyor?

Ne yazık ki, üniversiteler giderek dershaneleşiyor, okumuş eleman yetiştiren birer meslek okuluna dönüşüyorlar. Gençlerimiz hayata, iş yapmaya, bir şeyler üretmeye yeterince hazırlanamıyorlar. Pek çoğu, bir meslek ve bir diploma sahibi olmanın, işte ve hayatta başarı için yeterli olacağını sanıyor. Üretken ve kaliteli bir insan olmayı, birlikte üretip, bir arada yaşamayı, üniversitede dahi öğretemiyoruz.

Devlet üniversiteleri öğrencinin kremasını alıyor ve bunları kalabalık içinde köreltiyor. Özel üniversiteler ise kontenjan doldurmak ve bütçe denkleştirmek peşindeler. Ekrandan ekrana gezdirdikleri PR’cı kadrolarla oluşturmaya çalıştıkları algılar gerçeklerle örtüşmüyor.

Devlet ve “vakıf” okulları beklendiği gibi birbirlerine rakip olamadılar. Eğitim karşılıklı olarak sulandırılıyor. Yeni araştırma alanlarıyla değil, yeni meslek kurslarıyla övünüyorlar. Meslek okulları/kurslarıyla üniversiteler/fakülteler arasındaki farklar kapanıyor. Sayıları artsa da, araştırmalar, tezler zayıflıyor. Bilimsel düzey düşüyor.

Bütün bunlara bir de hızla artan akademik kadro ihtiyacı eklenince, acelecilik artıyor, standartlar düşüyor, durum daha da ciddîleşiyor.

Hayat aceleye gelmiyor, eğitim işi sabır istiyor.

Print