Pazartesi, Aralık 19, 2011

PROMOSYONDAN KALBE

Promosyondan Kalbe
Promosyon konuşana göre farklı anlamlar ifade etse de, pazarlamanın ve hayatın bir gerçeği. Kendine göre bir piyasası bile var. Şimdilerde promosyon piyasası iyice kızıştı. Peş peşe patlayan skandal bombalarına bakılırsa, bilinen promosyonlardan çok daha fazla bilinmeyen promosyon varmış bu memlekette.
Promosyon, müşterileri veya birilerini alıma veya satışa teşvik etmek, bir satışın, bir anlaşmanın, bir işin, bir kararın gerçekleşmesi için sunulan, vaadedilen ve verilen ilave imtiyaz, menfaat, fayda ve kazançlara deniyor.
Kimilerince bunu, alıcı-satıcı ve taraflar arasındaki çıkar ilişkilerine, hatta, açık-gizli rüşvet havasına, evlerden ırak şikeye, menfaat paylaşımına, daha cafcaflı olarak “win-win” (kazan-kazan) modellerine kadar götürmek mümkün. Hayatın ve iş dünyasının kuralı bu: Kazanmak istiyorsan kazandıracaksın, deniyor...
Gel gör ki, iş o kadar da sade, açık, belirgin ve dürüstçe değil. Perdelerin arkası karanlık. Nereden bakıldığına göre manzara değişiyor.
Şimdilerde sağlık, ilaç, futbol ve diğer sektörlerdeki menfaat paylaşımının haksız, kanunsuz ve gizli yönleri açığa çıkıyor. Ekranlar günlerdir, kolesterol etrafında tartışanlarla dolup taşıyor.
Senelerdir ilaç firmaları kalem, bloknot, kupa, anahtarlık gibi ufak tefek promosyonlar dağıtırlardı. Büyük ödüller de vardı. İlaç şirketleri, araştırmacıları, uzmanları gezilerde, pahalı otellerde ağırlar, çalışmalarını desteklerlerdi. Margarin satıcısı, kalp derneğine sponsor olurdu. İlaç firmaları reçetelerine girebilmek için değişik yollardan hekimleri desteklerdi.
Bir de turist rehberlerinin gelir modelinden türeme “hanutçuluk” vardı ki, müşteri getirene satıştan komisyon vermek demekti.
Maden suyu iyidir diyen bir hekimin gazetedeki köşe yazısının altına, danışmanlığını yaptığı maden suyunun reklamı konunca işin suyu iyicene çıkıvermişti.
Derken son bomba, TV izleme ölçümlerinden geldi. Meğer, ratingler de promosyonla çalışırmış!
Şeffaflık iyidir. Kim kimden ne almış, bilelim.
Başka ne diyelim!
Print

Cumartesi, Aralık 10, 2011

PAZARLAMA BABASINI KAYBETTİ

Pazarlama babasını kaybetti

Türkiye'nin ilk İşletme Fakültesi’nin kurucularından, pazarlamanın isim babası değerli hocam Prof. Dr. Mehmet Oluç (1919-2011) İstanbul Üniversitesi’ndeki törenin ardından dün toprağa verildi.

Makine mühendisliği formasyonuyla taze bir İTÜ mezunu olarak beni, o zamana kadar aklımdan bile geçmeyen, o yıllarda pek bilinmeyen işletmecilik ve pazarlama dünyası ile tanıştıran, akademisyenliğe çeken de o olmuştu. İktisat Fakültesinden ayrılan bir ekiple birlikte kurdukları ilk İşletme Fakültesi’nde pazarlama dahil, nice mühendis meslektaşımı kürsülere asistan almak fikri ve stratejisi de onun eseriydi.

Hocanın bu benzersiz girişimi benim için o kadar çarpıcı olmuştu ki, asistanlık sınavını kazandığım halde haftalarca karar verememiştim. Sonunda, bizzat kendisi, dekanlıktaki odasında, yapmaya çalıştıklarını ve bu farklı girişimin anlamını ve pazarlamanın geleceğini bana tekrar anlatmış, o sayede mühendisliği bırakıp, “pazarlama akademisyenliği”ne geçmiştim. Hayatımdaki bu benzersiz ray değişimi, Oluç Hoca’nın pazarlamayı bana pazarlamasıyla mümkün olmuştu.

Oluç hoca, 1957'de yayınlanan Pazarlama İlkeleri adlı kitabıyla üniversite kürsüsünde ilk “Pazarlama” dersini verir, pazarlamayı hayatımıza ve bilim dünyasına kazandırırken, yarım asır sonra pazarlamanın bugünkü yaygınlığa ulaşacağını da hissetmişti, sanırım. “Gün gelecek, gençler eş seçerken, doktor, mühendis değil, işletmeci-pazarlamacı arayacaklar” derdi.

Prof. Oluç, onbinlerce öğrenci ve yüzlerce akademisyen yetiştirdikten sonra 1989’da emekliye ayrılmıştı.

Oluç Hoca, İşletme Fakültesi’nin sadece kurucusu değil çimentosu da olmuştu. Tıpkı pazarlamanın öngördüğü gibi, farklı yetenek, karakter, disiplin, kişilik ve uygulamaları, biri diğerine güç katacak bir uyum ve ahenk içinde yönetmişti. Hoca, her türlüsüyle farklılıkların bir üstünlük ve değer olduğunun farkındaydı.

Kendisini rahmetle anıyor, ailesine ve bütün pazarlama camiasına başsağlığı diliyorum.

Print

Cumartesi, Aralık 03, 2011

TOPA KOŞMAK, TOP KOŞTURMAK

Topa koşmak, top koşturmak

Trafikte gün boyu hiç eksilmeyen insan kalabalığına bakınca, bunca insanın o anda işte ve mesaide mi olduğunu, yoksa gezmeye(!) mi çıktıklarını düşünmeden edemiyor insan. İşin aslı nedir, bilmiyoruz. Araştırmaya değer.

İnsanların her an her yerden her yere ve herkese ulaşabilir ve kendilerine ulaşılabilir olmaları halini ifade eden mobilitenin yaygınlaşması ile bu trafik yoğunluğu arasında da bir ilişki olabilir mi, acaba?

Yolda, evde, işde, eğlencede, gezmede olsa da insanlar ellerindeki “akıllı” cihazlarıyla, telefonlarıyla her an erişebilir ve erişilebilir hale geldiler. 3G, Wifi, internet ve benzeri iletim kanallarında çalışabilen bu cihazların toplam telefon pazarındaki payı giderek artıyor. Daha çok insan daha mobil, daha erişilebilir, daha yakından izlenir hale geliyor.

Çocukluğumuzda topu ayağına alan futbolcu koşturur kaleye ulaşır gol atardı. Şimdi oyuncular yeri gelince deli gibi koşuyorlar. Koşamayan takım kaybediyor. Lakin aynı zamanda topu daha fazla koşturabilen, aralarında paslaşmayı beceren takımlar galip geliyor.

Eskiden piyasalarda insanlar koşuştururdu. Ya satıcılar malı müşterinin ayağına götürür veya insanlar mağazalara giderlerdi. Şimdilerde mobilite, uzaktan erişim ve e-ticaret imkanları sayesinde insanlar evlerinden ve işlerinden çıkmadan, fazla koşup yorulmadan, işlerini halledecek, alışveriş yapacak, satacak, tahsilat yapacak hale geldiler. Mallar yollarda, bilgiler, paralar elektronik kanallarda akarak işler hallediliyor.

Eğitim evde olunca, e-ticaret gelişince, ödeme kolaylıkları da artınca... trafikteki insan kalabalığının yerini, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için koşuşturan insanlar ve araçlar alacak, gibi görünüyor.

Teknolojiye ve mobiliteye meraklı genç nüfusun hızla artması, kredi kartı kullanımının ve değişik ödeme araçlarının hızla yaygınlaşması, hızlı, yaygın ve güvenilir lojistik sistemlerinin varlığı, Türkiye’yi sadece yurt içinde değil, yurt dışında da güçlü kılıyor.

Bir görüşe göre, “Türkiye sanal dünyanın Osmanlı’sı olmaya aday[1] görünüyor.

Niye olmasın ki?

Print